|
Osmanlı Öncesi
Denize doğru uzanan ve karşısında Doğu Karadeniz'in yegâne
adasının (Giresun adası, Ares, Aretias, Areos Nesos, Puga) bulunduğu bir
yarımadanın üzerinde yer alır. Yarımadadaki kale yerleşmenin çekirdeğini
oluşturmuştur. Eski adı Kerasus olup bugünkü adı da bu kelimeye dayanır.
Kerasus'un civarda bol miktarda yetişen kirazdan geldiği rivayet edilir. Bir
başka kaynağa göre bu isim, yarımadanın denize doğru bir boynu gibi uzanması
dolayısıyla eski Yunanca'da “boynuz” anlamına gelen kerastan türetilmiştir.
Kaynaklarda adı Kerasus, Kerasous, Cerasous, Chirizonda, Cerasonte,
Kerassunde şekillerinde de geçen şehir Türk hâkimiyeti döneminde bugünkü
söylenişiyle anılmıştır.
Şehrin nüvesini oluşturan kalenin ne zaman kurulduğu ve
nasıl bir yerleşmeye sahne olduğu hakkında kesin bilgi yoktur. Hititler
döneminde Azzi ülkesinin bu bölgeyi de içine aldığı, milâttan önce IV ve V.
yüzyıl Grek kaynaklarında ise Pontos denilen kesimin bir parçası olduğu
belirtilir. Kerasus adlı bir yerleşme yerinin veya kalenin, milâttan önce
670'lerde Karadeniz bölgesinde koloniler teşkil etmeye başlayan Miletoslular
tarafından kurulduğu ileri sürülür. Fakat bu ad altındaki koloninin
Giresun'un bugünkü yerinde bulunup bulunmadığı tartışma konusudur.
Ksenefon'un (m.ö. 350) ifadeleri bu konuda kesin bilgilere ulaşmayı
güçleştirmektedir. Onun belirttiğine göre, başında bulunduğu Yunanlı
askerlerle (Onbinler) milâttan önce 400'lerin başında ulaşıp bir ay kadar
kaldıkları Trabzon'dan üç günlük mesafedeki yerin bugünkü Giresun olmayıp
Vakfıkebir körfezinde bulunduğu ve bunun yörede yer alan Kereşon deresi
(Kirazlık) adından teyit edildiği üzerinde durulmaktadır. Bazı yazarlar ise
söz konusu bilgilerin doğrudan doğruya Giresun'un günümüzdeki yerini işaret
ettiğini belirtirler. Strabon (ö. 21'den sonra), Amisos'tan (günümüzdeki
Samsun'un yerinde) itibaren şehirleri sayarken Kytoros'tan sonra
(günümüzdeki Ordu'ya 8 km. mesafede) Farnakia'nın geldiğini, buranın
Kytoros'ta oturanlarca iskân edildiğini, buradan önce İskhopolis'e (Tirebolu
[?]), oradan da orta büyüklükteki Kerasus'a ve Trapezus'a ulaşıldığını
yazar. Bundan dolayı Kerasus ile Farnakia'nın ayrı şehirler olduğu ifade
edilir. Arrien (ö. 176), idarecilik yaptığı bu bölgeden Roma imparatoruna
yazdığı mektupta Farnakia'nın eski adının Kerasus olduğunu ve buranın da
Sinoplular tarafından kurulduğunu bildirir. Bütün bu bilgilerden hareket
edene pek çok araştırmacı, milâttan önce 183'te Sinop'u aldıktan sonra
bölgeyi ele geçiren Pontos Kralı I. Farnakes (m.ö. 190-169) tarafından
kurulan Farnakia'nın bugünkü şehrin bulunduğu yarımadada yer aldığını, uzun
süre bu adla anıldığını ve Romalılar döneminde buranın Kerasus şeklinde
adlandırıldığını belirtir. A. Bryer-D. Winfeld ise Farnakia'nın Yason
burnunda olabileceği ihtimalini ileri sürerler. Onlara göre eski
coğrafyacıların verdiği karışık bilgiler, XIX. yüzyılın bazı titiz
araştırmacılarınca üç ayrı Kerasus'un varlığını ortaya çıkarmıştır.
Bunlardan biri Sinop'un batısında, ikincisi Vakfıkebir'in doğusunda (Kireşon),
üçüncüsü de bugünkü şehrin biraz uzağındaki vadide yer almakta olup Kireşon-Kerasus
ihtimali çok zayıftır; Kerasus için Giresun'dan daha uzakta herhangi bir yer
aramaya da ihtiyaç bulunmamaktadır.
Çevresinde önemli gümüş ve demir üretim yerleri olan
Giresun, Pontuslular' ı n ardından milâttan önce 64'te Pompeius tarafından
zaptedildi. Ancak Romalılar burada tam bir hâkimiyet kurmadılar. Milâttan
önce 64 ile milâttan sonra 64 yılları arasında bazı önde gelen ailelerin
mâlikane arazileri içinde kaldı. Romalılar devrinde burada para da basıldı.
Roma idaresinin ilk dönemlerinde, Romalı yazarlardan Ammianus Marcel'e göre
Romalı kumandan Lucullus buraya geldiğinde yabani kiraz ağaçlarını görmüş ve
fidanlarını Roma'ya götürmüştü. Bu bilgi kirazın dünyaya buradan yayıldığı
rivayetinin kaynağı olmakla birlikte Roma'da daha önce de kirazın bilindiği
belirtilir. Şehir Romalılar' ı n idaresinden Bizans' ı n denetimine girdi.
1071 sonrasındaki hızlı Türk fetihleri sırasında ele geçirilen yerler
arasında Trabzon ve yöresinin bulunduğu bilinmektedir. Bununla birlikte
Kerasus'un da Selçuklular' ı n hâkimiyeti altına girdiğine dair herhangi bir
bilgi yoktur. Haçlılar' ı n İstanbul'u işgallerinin (1204) ardından
Trabzon'da kurulan Rum İmparatorluğu'nun sınırları içinde kalan kaleye
yönelik Türk akınları ve tehdidi bundan sonra da sürdü. Selçuklular Sinop ve
Samsun yöresine hâkim olduktan sonra Trabzon Rum İmparatorluğu'nun batı
sınırlarını zorlamaya başladılar. 1297'de Ünye yöresini ele geçiren ve
Çepniler olduklarına inanılan Türkmenler Trabzon'a kadar akında bulundular.
Bu tarihlerden itibaren Karadeniz'de ticaret kolonileri kurmaya başlayan
Cenevizliler'in de şehirde temsilcilerinin olduğu sanılmaktadır. Dolayısıyla
burada ayrıca Ceneviz nüfuzu da etkili olmuştur. XIV. yüzyılın başlarında
Çepni Türkmenleri'nin akın faaliyetleri sırasında kalenin zaptedildiği
tahmin edilmektedir. Nitekim tarihçi Panaretos'un kısa yıllığına göre
1301'de İmparator II. Alexios Kerasus'a gelip “Koustougans” adlı Türkmen
beyini yenilgiye uğratmış, surları yeniden yaptırıp kaleyi tahkim etmişti.
Panaretos'un zikrettiği bu Türkmen beyinin Küçük Ağa veya Küçdoğan olduğu
belirtilmektedir. Giresun'un bilinen ilk Türk fâtihi olduğu anlaşılan bu
beyin adının, bölgede bulunan bir yerleşme yerinin isminden hareketle
Kuşdoğan şeklinde okunması daha doğru olmalıdır. Bu beyin bölgede etkili
olan Bayram Bey ile irtibatı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Ancak
Bayram Bey'in 1332'de Hamsiköy'e kadar geldiği Panaretos tarafından
belirtilmiştir. Çağdaş kaynaklardan Livadenos'un raporuna göre 1341'den kısa
bir süre önce Kerasus Türkmenler'in eline geçti. Fakat bu konuda tamamlayıcı
bilgi bulunmamaktadır. Ayrıca yine Panaretos'un ifadelerinden anlaşıldığına
göre daha bu sıralarda şehrin art bölgesi ve etrafı kalabalık Çepni
gruplarının iskânına sahnen olmuştu. Nitekim Kelkit vadisinden gelip Harşit
ırmağı boyunca yerleşen Çepniler sahile kadar inmişlerdi. III. Alexios 1380
Şubatında üzerlerine yürüyüp bunları dağıtmış, hatta kayıklarına da el
koymuştu. 1348'de şehirde ticaret kolonileri olan Cenevizliler'ce yağmalanıp
kale dışındaki yerleşme yeri yakılan Kerasus, Trabzon Rum İmparatorluğu'nun
karşı karşıya kaldığı iç bunalımlar sırasında kuvvetli bir sığınak olarak ön
plana çıktı. Grandük Niketas' ı n bir iç mücadele esnasında buraya kaçıp
(1354) daha sonra topladığı kuvvetlerle Trabzon'a yürüdüğü, fakat başarısız
olunca geri dönüp kaleye kapandığı, bunun üzerine İmparator Alexios'un
burayı kuşatıp itaat altına aldığı bilinmektedir. 1356'da imparator noeli
burada geçirmişti. Panaretos ayrıca, 1361'de Ünye'ye giden imparatorun
Kerasus'a geri dönerken aynı zamanda damadı olan Bayram Bey'in oğlu Hacı
Emîr Bey'in de kendisine refakat ettiğini yazar. Yine ona göre III. Alexios
da Niksar hâkimi Tâceddin Bey'e nikâhladığı kızı ile Kerasus'a gelmiş,
Trabzon'daki karışıklıklar üzerine kızını burada bırakıp geri dönmüştü
(1379).
Üzerinde bir de manastırın yer aldığı Ares adası 1368
Temmuzunda Osmanlı denizcilerinin hücumlarına hedef oldu. Böylece ilk
Osmanlı tehdidiyle karşı karşıya kalan Kerasus bir süre sonra bölgedeki
Türkmenler tarafından zaptedildi. Hacı Emîr Bey'in oğlu Süleyman Bey 1397
ilkbaharında şehri kuşatıp aldı. Bezm ü Rezm'e göre bu fetih Kadı
Burhâneddin tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmıştı. Fetihten yedi
yıl sonra 1404'te Trabzon'a gitmek üzere Giresun'dan geçen Katalan elçisi
Clavijo, bu sahillerin Türk Beyi Arzemir'in (Hacı Emîr [?]) kontrolü altında
olduğunu ve onun 10.000 kadar atlı askeri bulunduğunu yazmaktadır. Giresun
fâtihi Süleyman Bey'in ne zaman ve ne şekilde vefat ettiği, beyliğinin nasıl
ortadan kalktığı bilinmediği gibi Giresun'un hangi tarihte tekrar Trabzon
Rum İmparatorluğu'nun eline geçtiği hakkında da bilgi yoktur. Fâtih Sultan
Mehmed'in Trabzon'u fethi sırasında Giresun imparatorluğun elinde kuvvetli
bir kale durumunda bulunuyordu. Muhtemelen Fâtih, 1461'de Trabzon'u alışının
ardından geri dönüş sırasında burayı da teslim almıştı. Şehrin direnmeksizin
zaptedildiği, fetihten yirmi beş yıl sonra yapılan tahrirden de
anlaşılmaktadır.
Osmanlı idaresi altında Giresun bir liman şehri olarak
gelişme gösterdi. Bu dönem boyunca zaman zaman bazı önemli olaylarla karşı
karşıya kaldı. XVI. yüzyılın sonlarına doğru görülen eşkıyalık hareketleri
Giresun ve yöresini de etkisi altına aldı. Daha bu yüzyılın başlarında
Giresun'un Çepniler'le meskûn dağ köylerinin bir kısım halkı Safevî
propagandasının esiriyle İran'a kaçmıştı. Yüzyılın son çeyreğinde ise
Pazarsuyu kazasında toplanan otuz kadar medreseli (suhte) etrafta
eşkıyalıkta bulunarak Giresun'da pek çok yeri basıp yağmalamışlar ve bunlar
has voyvodası Zünnûn'un yöreden topladığı il erleri vasıtasıyla 1574 yazında
bertaraf edilmişlerdi. 1586 ve 1587'de şehirde muhafız olarak bulunan
yeniçeriler bazı karışıklıklar çıkardılar. 1594'te bu eşkıyalık hareketleri
had safhaya ulaştı, yöreden 200 hâne “terk-i vatan” etti. XVII. yüzyıl
başlarındaki bu tür sıkıntılar ve Celâlî gruplarının faaliyetleri halkın
merkeze başvurmasına yol açtı. Ordu bölgesinden Hacı Şamlu Giresun Kalesi'ni
kuşatmış, bu tehlike Seyyid Mehmed Paşa'nın gayretiyle atlatılmıştı. 1634'te
ise Kazaklar Giresun yöresini yağmaladı. Evliya Çelebi, Kazaklar' ı n
Giresun karşısındaki adaya kayıklarını saklayarak saldırdıklarını belirtir.
1683'teki Viyana seferi için 300 er gönderen Giresun, XVIII. yüzyılın ikinci
yarısına doğru bölgede etkili olan âyanın mücadelesine sahne oldu. 1756'da
Canik muhassılı olan Süleyman Paşa ve kardeşi Ali Bey 12.000 kadar kuvvetle
şehri basıp yağmaladılar. Kaleye kapanan halk yirmi üç gün süren kuşatmadan
oldukça etkilendi. Bu sırada şehir yakıldı, mallar gemilerle Samsun'a
taşındı. Söz konusu tahribatın izleri kolay kapatılamadı. Hemen ardından
devlet tarafından takibata uğrayan idam mahkûmu iki âyan kaleye sığındı ve
kendilerini kuşatan Canikli Ali Bey'e altmış gün kadar direndikten sonra ele
geçirildi. 1789'da başlayan savaş dolayısıyla Soğucak ve Anapa taraflarına
gitmekle görevlendirilen bölge âyanı arasında Giresun yöresindekiler de
vardı. Bu dönemde şehirde dizdar Lâçinoğlu Hacı Mustafa nüfuz tesis etmişti.
XIX. yüzyılın ilk çeyreğindeki Tuzucuoğulları isyanı Giresun'un da içinde
bulunduğu bölgeyi etkiledi. Bunlara katılan Lâçinoğulları 1816'da Giresun'a
tam olarak hâkim oldular. II. Mahmud'un gönderdiği iki firkateyn ile bir
korvet Giresun önlerine gelerek yeniden kontrolü sağladı. Şehir asıl önemli
olayları Millî Mücadelede dönemlerinde yaşadı. İşgale uğramamasına karşılık
Ruslar' ı n Trabzon'u alıp Harşıt'a kadar ilerlemesi şehirde büyük bir
endişeye yol açtı. Yörede Pontus Rum Devleti kurmaya yönelik hareketler, Rum
çetelerin faaliyetleri ve bunlara karşı direniş pek çok karışıklığa sebep
oldu. Direnişi örgütleyen belediye reisi Topal Osman Ağa önemli
faaliyetlerde bulundu. Giresun askerlik şubesi başkanı ve Türk dili, kültürü
hakkında yazıları olan Hüseyin Avni Bey de bu mücadelede rol oynadı.
Cumhuriyet döneminde vilâyet merkezi haline getirilen (1923) Giresun'un Rum
nüfusu Lozan Antlaşması sonrasında yapılan mübâdele ile burayı terketti.
Osmanlı Dönemi
Osmanlı hâkimiyetine girişine kadar müstahkem bir kale olarak
önemini koruyan, Antikçağ'da madenleriyle ün yapan ve denizindeki balıkları
övülen Giresun, nispeten korunaklı limanı ile de Doğu Karadeniz bölgesindeki
birkaç askerî üsten biri olmuştur. İlkçağ yazar ve coğrafyacılarının
verdikleri bilgiler şehrin bu özelliğini aksettirmektedir. Ortaçağ'a doğru
Pontus bölgesinde fındık ticaretiyle ön plana çıkan, iç kesimlerdeki
Karahisar'la yol bağlantısı olan ve bu kesimin hububatının ve madenlerinin
ihraç limanı özelliği kazanan Giresun, Ortaçağ'da dokuma mâmulleri ve şap
ihracıyla dikkati çeken bir kale-şehir durumundaydı. Bu dönemde yerleşme,
denizden 100 m. yükseklikte volkanik kayalar üzerindeki alenin hemen
etrafına ve doğusuna doğru gelişmeye başlamıştı. VII. ve VIII. yüzyıllarda
burada Bizans'a ait resmî bir ticaret bürosu vardı. Bizans idaresi altında
XI. yüzyıldan itibaren bir metropolitlik haline geldi. 431'den 1673'te
Trabzon'a nakledilmesine kadar piskoposluk görevinde bulunan altmış kişinin
adları bilinmektedir. Bizans döneminde gösterişsiz bir yer olmakla birlikte
kültürel açıdan hayli hareketli bir dinî merkezdi. Nitekim burada İncil
nüshalarının çoğaltılması işiyle uğraşan hattatlar vardı. Trabzon Rum
İmparatorluğu döneminde bölgedeki ikinci önemli merkeze haline geldi ve
civardaki Türkmenler'e karşı imparatorluğun batı ucunda müstahkem bir kale
oldu. Hatta Türk fethini bildiren Bezm ü Rezm'de burası, son derece sağlam
ve o zamana kadar hiçbir müslüman topluluğun ele geçiremediği bir kale
olarak anlatılır. Schiltberger Karadeniz bölgesindeki şehirleri sayarken
Samsun ve Trabzon'un yanında Giresun'un da (Kereson) adını zikreder. Bu da
şehrin belirli ve bilinen bir merkez olduğunu gösterir. Katalan elçisi
Clavijo ise 9 Nisan 1404'te gördüğü şehrin sahilde yer aldığını, evlerinin
denize dönük olduğunu belirtir. Bu ifadelerden, daha XIV. yüzyıl sonrasında
burada sivil yerleşimin bulunduğu ve kalenin doğusundaki denize inen yamaçta
limana doğru evlerin sıralanmış olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı hâkimiyeti
döneminde de bu durumunu koruduğu bilinen Giresun bir kale-şehir ve liman
olarak tedrîcî bir gelişme gösterdi.
Osmanlı dönemi Giresun'u hakkında en ayrıntılı bilgiler, XV ve
XVI. yüzyıllara ait Trabzon sancağı tahrir defterlerinde yer alır. Bu
defterlerden en erken tarihli olanına göre 1486'ya doğru yerleşmenin kale
içinde ve hemen civarında olduğu, askerî vasfın ön plana çıktığı bir şehir
özelliği gösteren Giresun 114 nefer, yirmi iki bîve (dul) hıristiyan nüfusa
sahipti. Bunlar kaleyi tamir etmek, Giresun'dan geçen gemilere kılavuzluk
yapmak şartıyla her türlü vergiden muaf tutulmuşlardı. Bu durum Osmanlılar'
ı n şehri barış yoluyla teslim aldığını gösterir. Kalede muhafızlar dışında
dört sivil müslümanın adı deftere kaydedilmiştir. Giresun'un ilk müslüman
sivil sakinleri olan ve her biri eski timar sahibi bulunan bu şahıslar Çepni
Ali, Çankırılı Hamza, İbrâhim, Îsâ oğlu Ali idi. Kalede ise dizdar
Kalkandelenli Yûsuf'un idaresinde otuz kadar muhafız görev yapıyordu. Bu
muhafızların bazılarının isimleri altında Niğbolu, Manastır, Üsküp, Sofya,
Semendire, Selânik, Kesriye ve Kefeli olduklarına dair kayıtlar
bulunmaktadır. Bu rakamlara göre şehirde 600-700 kişinin yaşadığı tahmin
edilebilir. Bunların hepsinin kale içinde oturup oturmadığı belli olmamakla
birlikte kale dışında sahile doğru uzanan evlerden ikamet ettikleri
söylenebilir.
1515'e doğru şehrin nüfusunda artış oldu. Bu sırada şehirde yirmi
altı hâne, beş mücerred, iki mütekaid sipahiden ibaret müslüman nüfus
yaşıyordu. Bunlar civardan gelip şehre yerleşmişlerdi. Aralarında Çepni,
Trabzonlu, Bayramlı nisbeli şahısların bulunuşu bu iskânın yönünü tayin
eder. Öte yandan hıristiyanlar da üç grup halinde kaydedilmiş olup bunlardan
103 hâne, otuz altı mücerred, kırk bîve eskiden beri şehirde ikamet
edenlerden (kadîmî raiyyet) oluşuyordu. Altmış üç hâneden ibaret ikinci grup
sonradan gelip buraya yerleşmişti. Elli beş hânelik diğer grup ise eski
hıristiyan halka hizmet üzere buraya getirtilen ve sonradan bu
mükellefiyetleri kaldırılanlardan müteşekkildi. Bu sonuncular Trabzon, Rize,
Akçaabat, Sürmene, Of, Yomra, Pazar gibi yerlerden sürülerek şehirde iskân
edilmişlerdi. Bunların içinde eskiden köle statüsünde iken daha sonra
bağışlananlar, hatta “Rus” nisbesiyle kaydedilenler de vardı. Muhtemelen
bunlar, Giresun'u iktisadî bakımdan desteklemek üzere Yavuz Sultan Selim'in
Trabzon'daki sancak beyliği sırasında getirtilmişlerdi. Nitekim babası ile
anlaşmazlığa düşen Selim, oğlu Süleyman (Kanûnî) için sancak istediğinde
kendisine teklif edilen Giresun, Kürtün ve Şiran' ı n gelirlerinin düşük
olduğunu, Giresun'un bir kaleden ibaret olup has gelirlerine yarar
bulunmadığını, dağlık olan yöredeki köylerde birbirine bitişik bir evin dahi
yer almadığını belirtmişti. Dolayısıyla herhangi bir ihtimale karşı,
özellikle şehzadenin oturabileceği bir yer vasfını haiz Giresun'u nüfus ve
ekonomik açıdan desteklemek üzere bölgeden hem müslüman hem de
hıristiyanların buraya naklini sağlamaya çalıştığı ileri sürülebilir. Bu
tayin gerçekleşmemekle birlikte alınan tedbirler Giresun'un gelişmesine
zemin hazırlamış olmalıdır. Nitekim şehirde otuz kadar kale muhafızı ile
beraber 1515'e doğru toplam nüfus 1500'e ulaşmış ve ilk tahrire göre aradan
geçen yirmi yirmi beş yıllık süre içinde nüfus üç kat artış kaydetmiştir. Bu
artışın şehrin fizikî açıdan büyümesine ede yol açtığı, sahil kesiminde yeni
iskân mahallerinin ortaya çıktığı, Selim'in inşa ettirdiği caminin de
müslüman iskânını yönlendirdiği söylenebilir.
Giresun'un nüfus yapısı 1554'te 1515'teki durumla benzerlik
gösterir. Müslümanlar otuz üç hâne, on üç mücerredden ibaretken yine üç grup
olan hiristiyanlar 214 hâne, doksan dört mücerred nüfusa sahipti. Bu
dönemlerde Giresun Kalesi'nin iç ve dış surları deniz kenarına kadar
inmekteydi. Kalede 1515'te altı kadar top, yirmi sekiz tüfek, üç mancınık,
yirmi sekiz yay vardı. 1556 tarihli bir kayda göre dört beş kadılığın
halkının barınabileceği, herhangi bir tehlike anında 5-10.000 kişinin
sığınabileceği müstahkem bir kale özelliği taşımaktaydı. XVI. yüzyılın
ikinci yarısından sonra şehir giderek önem kazandı ve limanı daha faal bir
hale geldi. 1583'te kale içinde ve dışındaki yerleşme yerleri mahallere
ayrılmış olarak görülmektedir. Nitekim tahrir defterinde, tamamında gayri
müslimlerin oturduğu altı mahallenin adı kayıtlıdır. Dört grup halinde
kaydedilen müslümanlar ise “cemaat” başlığı altında yer almışlardı, toplam
nüfusları 273 neferdi. Bunlardan iki cemaat 1554'ten sonra getirilip şehre
yerleştirilmişti. Yine cemaat başlığı altında zikredilen kırk bir nefer
hıristiyan yanında altı mahallede toplam 304 nefer daha bulunuyordu.
Giresun'un ilk mahalleleri olan bu birimleri Yukarı mahalle, Lonca,
Uğrukapı, İçkale, Penbedûz ve Perçin (?) adlarını taşımaktaydı. Bunlardan
ilk dördünün adı bugün de yaşamakta olup şehrin eski fizikî yapısının
sınırlarını tayin eder. Müslüman nüfusun da aşağıda camiinin etrafında ayrı
bir mahalle oluşturduğu düşünülebilir. 1579'da Trabzon'a giderken bir gece
burada konaklayan Âşık Mehmed Giresun'un küçük bir belde olduğunu, surunun
bulunmadığını, bir cuma camii ile çarşının yer aldığını yazar. Onun
ifadeleri hiç şüphesiz kale dışındaki batı ve doğu yönünde sahile uzanan
varoş kesimini nitelemektedir. Buradaki Cuma kılınabilir camiinin Yavuz
Sultan Selim'in adıyla anılan cami olması kuvvetle muhtemeldir. Söz konusu
caminin çeşitli vakıfları vardı. On altı hizmetlinin ücretleri buradan
karşılanıyordu. Ayrıca çevre köyler halkından da cami için görevliler
belirlenmişti. Meselâ kalabalık cüzhanların çoğu civar söylerde oturmakta ve
Cuma günleri buraya gelmekteydi. Bu durum Çepniler'in dinî açıdan
temayüllerinin niteliği bakımından dikkat çekicidir. Caminin vakıfları
arasında çeşitli dükkanlar, bir kervansaray ve pazar yeri geliri Trabzon
sancak beyi Kasım Bey tarafından bağışlanmıştı. Bundan başka kale içinde
muhtemelen fetihten hemen sonra muhafızların ihtiyacını karşılamak üzere
yaptırılan bir küçük mescidin daha bulunduğu tahmin edilebilir.
XVI. yüzyılda şehir halkı denizcilik yanında civardaki bahçelerde
ziraatla meşguldü. Vergi gelirleri arasında olan ve ekonomik bir değer
taşıdığı anlaşılan başlıca ürünler meyve, ceviz, hububat, soğan-sarımsak,
kendir, nar, üzümdü. Darı ve fındığın ekonomik bir değer kazanması, bilhassa
bu sonuncu ürünün vergi gelirleri arasında yer alması 1580'lerde oldu.
Yörenin kendine has üzümlerinden yapılan şıra önemli miktarlarda elde
ediliyordu. Deniz nakliyatçılığı ve balıkçılık da ön plandaydı. Küçük gemi
ve sandal yapım tezgâhları vardı, bu tezgâhlarda yapılan veya bakıma alınan
gemi karşılığı vergi alınıyordu. Sıvı içecek, yağ, balık, gön gibi maddeleri
koymaya yarayan fıçılardan elde edilen vergi geliri 3500 akçeye ulaşmıştı.
Bu aynı zamanda ticarî faaliyetin de bir göstergesidir. Giresun Limanı'nın
gümrük geliri XV ve XVI. yüzyıllarda 3000 akçe idi. Ayrıca bir de liman
resmi alınıyordu ve bunun miktarı, defterde Nişi adıyla kaydedilen Giresun
adasıyla birlikte 420 akçe dolayındaydı. Şehirde üretimi yapılan keten bezi
ve diğer dokumaların boyandığı bir boyahane de vardı. Keten bezi üretiminden
sağlanan vergi 1500 akçeyi buluyordu.
Deniz yolunun yanı sıra çok işlek olmasa da kara yoluyla Samsun
ve Trabzon'a bağlantısı vardı. Bu yolların yalnızca sahil kesiminde olmayıp
zaman zaman iç bölgeleri takip ettiği anlaşılmaktadır. Zira geçit yerlerinde
yolların bakımı için bazı köylerin ahalisi görevlendirilmişi, çok sayıdaki
dereler üzerindeki köprülerin tamiri de yine bunlara havale edilmişti. Âşık
Mehmed Trabzon ile Giresun'un karadan üç, Samsun ile Giresun'un ise dört
günlük mesafede olduğunu belirtir. Özellikle Trabzon-Giresun arasının üç
günlük yol olduğuna dair bilginin antik devirdeki Ksenefon'un ifadeleriyle
benzerliği dikkat çekicidir. Yine Giresun'u iç kesime, Şebinkarahisar'a
bağlayan ve Antikçağ'dan beri kullanılagelen kara yolu işlerliğini
sürdürmekteydi. Buradan getirtilen mallar Giresun'a indiriliyor ve oradan
deniz yoluyla sevk ediliyordu. Özellikle maden (bakır, gümüş ve demir)
taşımacılığı bu yolla yapılıyordu. Tahrir defterlerinde bu yol için “yol
bacı”nın kaydedilmiş olması faaliyetin yoğunluğu hakkında fikir vermektedir.
XVII. yüzyılda Giresun'un fizikî ve içtimaî yapısı hakkında fazla
bilgi yoktur. Kâtib Çelebi, Cihannümâ'sında orijinal nüshasında “Giresun”
okunuşu ile harekelediği şehir hakkında Âşık Mehmed'in verdiği bilgileri
tekrar eder. Müteferrika baskısında ise adı “Giresin” şeklinde yazılan
şehrin bir dağ üzerinde kalesinin bulunup harap bir vaziyette olduğu, deniz
kıyısında bir yerde akik taşı çıktığı ilâve edilmiştir. Evliya Çelebi de
burası hakkında tatminkâr bilgi vermez; çarşı içinde camileri, mescidi, han,
hamam ve pazarı bulunan, fazla büyük olmayan bir kasaba olarak tanıtır.
Limanın batı tarafında küçük bir caminin yer aldığını söyler ve Kazaklar' ı
n baskınını söz konusu eder. Kasım 1682 tarihli bir avârız tahrir defterine
göre şehirde beşi müslümanlara, biri hıristiyanlara ait olmak üzere altı
mahalle vardı. Câmi-i Kebîr (muhtemelen Sultan Selim Camii), Kapu Câmi-i
Seyyid Paşa, Elhâc Hüseyin (Hacı Hüseyin Camii), Elhâc Mikdad (Hacı Mikdad
Ağa), Elhâc Sıyâmi adlarını taşıyan müslüman mahallelerde 116, hıristiyan
mahallelerinde ise altmış beş avârız vergi mükellefinin adı kaydedilmiştir.
Civar köylere kayıtlı olup şehirde ikamet edenler, askerî denilen zümreler,
seyyid, imam, hatip gibi din görevlilerinin bu rakama dahil olmadığı hesaba
katılırsa Giresun'un toplam nüfusunun 1000-1500 civarında bulunduğu tahmin
edilebilir. Ayrıca 1580'lerden itibaren avârız tahririn yapıldığı tarihe
kadar geçen bir asır zarfında Giresun'un nüfusunda önemli bir değişiklik
olmamakla birlikte içtimaî ve fizikî yapıda birtakım gelişmelerin meydana
geldiği anlaşılmaktadır. Nüfus yapısında müslümanlar ağırlık kazanırken bu
aynı zamanda fizikî durumu da etkilemiş, kalenin dış kesimindeki yerleşmede
yeni mahalle birimleri ortaya çıkmıştır. Buna karşılık daha önceleri sadece
hıristiyanların bulunduğu mahallelerin adları belirtilmeyerek bunlar toplu
bir grup olarak kaydedilmiştir.
XVIII. yüzyılda şehrin ticarî açıdan geliştiği anlaşılmaktadır.
1701'de şehri gören Tournefort yeterli bilgi vermez, nispeten büyük bir
liman şehri olduğunu belirtir. Bu dönemde kale surları iyice harap hale
gelmişti. Tournefort'un Giresun'u tasvir eden gravüründe de şehrin sahile
doğru uzandığı ve burada taş evlerin ve camilerin yer aldığı görülmektedir.
XIX. yüzyılın başlarında Bıjışkyan, biri doğuda Demirkapı Limanı, diğeri
batıda Lonca Limanı denilen iki limanı bulunan ve bir kısmı dükkân 1000
kadar evi olan şehirde Rum nüfusun ve kırk hâne Ermeni'nin yaşadığını, bir
Rum piskoposluğunun yer aldığını yazar. Bu yüzyıla ait bazı kayıtlarda
Giresun'da Sultan Selim Camii, kale içinde Lonca mahallesinde Muhiddin
Camii, Kapı mahallesinde Şeyh Vakkas Türbesi, Hasan Dede Zâviyesi'nin adları
geçmektedir. 1847'de şehri gören Hommaire de Hall, buranın antiteatr
şeklinde evlerinden ve harabe surlarından söz eder; yarısı müslümanlara,
yarısı hıristiyanlara ait 750 ev bulunduğunu belirtir. Onunla birlikte
seyahat eden ressam Laurens'in Giresun'u tasvir eden resminde kale ve doğu
kesimindeki evlerin görünüşü verilmiştir.
Şehir XIX. yüzyılın sonlarına doğru önemli bir liman haline
geldi; çevrede yetişen ürünlerin dış bölgelere ulaştırıldığı bir merkez
özelliği kazandı. Cuinet'e göre 1890'larda şehirde dört ticaret acentesi
faaliyet gösteriyordu. 1893'te haftada beş altı vapur limana uğramaktaydı.
1898'de limana bağlı kırk iki mavna, 195 küçük gemi ve dört de büyük gemi
vardı. 1898-1899'da Giresun limanına 3165 yelkenli, 140 vapur uğramıştı.
Bunların içinde Rus, Alman, Avusturya, Fransa, İtalya ve Yunan bandıralı
vapurlar da mevcuttu. 1901'de şehirde Fransa, Avusturya, Rusya, İtalya ve
Almanya'ya ait kumpanya acenteleri faaliyet göstermekteydi. Ayrıca yabancı
ticaret misyonu da bulunuyordu. İhraç malları arasında özellikle pamuklu
dokuma, madenî eşya, bıçak, un, maden (gümüş, bakır) başta geliyordu.
1890'da Mısır'a, Trieste'ye, Marsilya'ya ve Rus limanlarına mal
gönderilmişti.
Kâgir evleri bulunan ve etrafı fındıklıklarla çevrili olarak
tasvir edilen XX. yüzyıl başlarının Giresun'u, özellikle iç kesimlerle
limanı arasındaki yol bağlantısı sebebiyle hayli hareketli bir alışverişe
sahne olmaktaydı. Bakırcılık yanında kilim, abâ, şal, peşkir, tire gibi
dokumalar ekonomik değere sahipti. Bu hareketli ticaret, şehrin XIX.
yüzyılın sonlarından itibaren fizikî görünüşünü de etkilemişti. 1870'te
dokuz han, 230 dükkân, kırk iki mağaza, dört boyahane, iki basmahane varken
1871'de bir gümrük, bir telgrafhane, on han, seksen dört mağaza, 224 dükkân,
bir hükümet konağı ve 968 hâne; 1880'lerde yirmi iki han, 392 dükkân
bulunduğu belirtilmektedir. Cuinet ise on beş han, 464 dükkân olduğundan söz
eder. 1869-1880 döneminde şehrin nüfusu 9400-9800 dolayında idi. Ayrıca
sekiz cami, dört mescid, beş Rum, bir Ermeni kilisesi, iki medrese, altısı
müslümanlara, ikisi Rumlar'a ait sekiz mektep, bir rüşdiye, üç hamam, on
yedi fırın vardı. Kamûsü'l-a‘lâm'a göre 8440 kişinin yaşadığı şehirde on bir
cami, bir tekke, dokuz kilise, 500 dükkân, on beş han, otuz fırın, beş hamam
mevcuttu. Cuinet ise 1890'a doğru nüfusu 4388'i müslüman 4906'sı Rum, 936'sı
Ermeni olmak üzere toplam 10.230 olarak verir.
Giresun'da başlıca tarihî eserler arasında kalenin dışında Hacı
Hüseyin Camii (1594'te yapıldıktan sonra yıkıldı, 1861'de yenilendi), Hacı
Mikdad Camii (1661'de ahşapken 1841'de yeniden inşa edildi, 1890'da
genişletildi), Kale Camii (1830'da Dizdarzâdeler'e mensup Emetullah Hanım
tarafından yaptırıldı), Çınarlar Camii (Hacı Vehbizâde Ali Ağa'ya ait), Şeyh
Kerâmeddin Camii (1900'de yenilendi), Çekek Camii (1884 tarihli kitâbesi
var, Sarı Alemdarzâde binası), Soğuksu Camii (1896'da genişletildi), Şıh
Camii, Çıtlakkale Camii sayılabilir. Kapı mahalledeki Şeyh Vakkas Türbesi de
ayrıca ziyaretgâhtır.
|